Bozarslan: Demokratikleşme ve Kürt meselesinin birlikte ilerlemesi gerekir 2025-03-08 09:53:02   ANKARA - Demokratikleşmeyen Türkiye'de Kürt sorununu çözmenin imkansız olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hamit Bozarslan, "Bu nedenle demokratikleşmenin ve Kürt meselesinin çözülmesinin paralel ilerlemesi gerekiyor" dedi.    Rusya-Çin ile ABD'nin başını çektiği Batı'nın enerji, teknoloji ve ekonomik rekabetin Suriye'de iç savaşa dönüşmesinin ardından Rusya-Ukrayna; Hamas, Hizbullah, İran üçlüsüyle İsrail arasında çatışma ve savaşa döndü. Batı destekli Tayvan ile Çin gerilimi ise gün geçtikçe çatışmaya bir adım daha yaklaşıyor. Birçok siyasi gözlemci, arkasında hegemon güçlerin olduğu çatışma ve savaşların, Üçüncü Dünya Savaşı'nın aşamaları olarak yorumlarken, bu durum, Birinci Paylaşım Savaşı'ndaki İngiltere ve Fransa tarafından dizayn edilen Ortadoğu'da kendini en çok hissettiriyor.    Ekonomik ve siyasi hedeflerini gerçekleştirmek isteyen denklemin tarafları, Ortadoğu'daki fay hatlarından Sünni-Şii, Arap-Fars çatışmasını tetikleyecek politikalar izlerken, Birinci Paylaşım Savaşı'nda ülkeleri 4 parçaya bölünmesine karşı itirazları sürdüren Kürtler için ise Kürt-Arap, Kürt-Fars ve Kürt-Türk çatışması senaryosunu da hayata geçirmenin politik örgüsünü adım örme arayışında. Türkiye'de AKP iktidarının, çatışma zeminini tetikleyecek "Yeni Osmanlıcılık" politikasıyla küresel güçlerin çatışma politikasına katkı sağlaması, iktidarın en önemli bileşenlerinden milliyetçi kodlara sahip MHP'yi farklı bir noktada pozisyon almaya sevk etti. MHP, AKP'nin yayılmacı politikasının Türkiye'nin ulus devlet niteliğini ortadan kaldıracağı endişesiyle AKP'den ayrı bir noktada kendini konumlandırmanın adımlarını attı.    AKP'nin de dahil olduğu küresel güçlerin "ulus" ve "inanç" temelli çatışma eksenli politikasına karşı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın ulus ve inanç üstü demokratik ulus ve ekoloji paradigması, çatışmalara karşı barışçıl çözümlerin güçlü bir alternatifi olarak ortaya çıktı. Abdullah Öcalan'ın paradigması ve MHP'nin ulus devlet kaygısı, Türkiye'de Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözülmesi ekseninde yeni bir sürecin başlamasının kapısını araladı. Süreç, Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla yeni bir evreye girdi.    Prof. Dr. Hamit Bozarslan, Ortadoğu'daki gelişmeleri, gelişmelerin Kürt sorununun çözümüne olası yansımalarını, Abdullah Öcalan'ın çağrısını sorunun çözümüne etkisine ilişkin Mezopotamya Ajansı'nın (MA) sorularını yanıtladı.    7 Ekim'den bu yana Ortadoğu'da yeni bir döneme geçiş yapıldı. İsrail'in geniş alana yayılan saldırıları, Suriye'de Esad rejiminin devrilip İran'ın gerilediği bir döneme girdik. Türkiye'nin Ortadoğu'da hegemonik güç olma arayışları da var. Türkiye bunu yapabilir mi? Bunun gerçekliği var mı?    Türkiye'nin hegemonik planları her zaman oldu. 2000, 2010'lu yıllara ve 2011 Arap Baharı kalkışmalarından sonra Türkiye'nin stratejilerine bakarsak Türkiye Ortadoğu'nun hakim gücü olma projesini hiçbir zaman terk etmedi. Fakat buna şu ana kadar imkanları yetmedi. Türkiye'nin bir nüfuzu var, ama bugün Lübnan'a baktığımız zaman Türkiye bir nüfuz gösteremedi. Irak'ta da aslında o kadar da bir nüfuza sahip olduğunu sanmıyorum. Projeler ve gerçekler arasında bir fark var, bu, Suriye içinde geçerli. Suriye'deki şu andaki HTŞ rejiminin son derece zayıf bir rejim olduğunu da hatırlamamız lazım. Beşar Esad rejiminin çökmesinin nedeni HTŞ'nin güçlü olması değildi. Fakat Suriye Rejimini destekleyen güçlerin İran'ın ve Rusya'nın son derece zayıflamış olmasıydı. Şu anda bu yeni kurulan hükümet sosyal bir tabana sahip olan bir hükümet değil. Milis koalisyonundan oluşan bir hükümet. Yeni bir savaşın olmaması gerektiğini belirten bir hükümet. Kürtlerle de yeni bir savaşa girişmek istemeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Yarın ABD güçlerini çekerse yeni bir senaryo ile karşı karşıya olabiliriz, ama şu anda söz konusu olan son derece zayıf bir iktidar. Burada güçlü aktör olarak ortaya çıkan her şeye rağmen İsrail. İsrail, Suriye'nin bir kısmını şu an işgal etmekte, Şam'a 20 kilometreye kadar ilerleyebilmekte. İsrail, Türkiye'nin nüfuzundan son derece rahatsız olduğunu herkese hatırlatmakta. Reuters Ajansı'nda bir haber verdi. İsrail'in Amerika nezdinde Rusya'nın Suriye'de kalması için bir girişimde bulunduğu yönündeydi. İsrail, bu şekilde Suriye'nin, Türkiye'ye teslim olabilecek bir senaryo istemediğini göstermekte.    Türkiye-İsrail ve Türkiye-Arap monarşileri arası nasıl? Bir gerilimden söz ediliyor. Nasıl bir gerilim var ve temelinde ne var?   Gelecekle ilgili bir öngörüm gerçekten imkansız. Ama bu gerilimin olduğunu muhakkak hatırlatmamız lazım. Bu gerilim aslında son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan'la ortaya çıkan bir gerilimdi. Erdoğan son derece sert sözler kullandı her iki rejim hakkında. Ondan sonra şu ya da bu şekil hem BAE hem de Suudi Arabistan önünde diz çökmek zorunda kaldı. Bunun değişik nedenleri var. Çünkü bunlara gücü yetmedi. Aynı zamanda Türkiye'nin ekonomik gücünü biliyoruz. Erdoğan açısından buradan gelebilecek olan maddi bir destek söz konusuydu. Fakat Arap ülkelerinde, monarşilerinde bu gerilim durumu, Erdoğan'ın sözleri unutulmadı. Şu ya da bu şekilde ülkeler İsrail'e çok daha yakın. BAE çok açık şekilde İsrail ile işbirliği içinde olan bir rejim. Suudi Arabistan açık bir şekilde İsrail'i hedef almak istememekte. Hatta Suudi Arabistan'ın veliahdı şunu söylemekteydi: Filistinliler benim umurumda bile değil. Onlar açısından İsrail, ABD ile ilişkiler Türkiye ile olandan çok daha önemli. Ve sanıyorum son tahlilde İsrail'in istediği Suriye'nin teslim olması. İbrahim Anlaşmaları'na katılması, Lübnan'ın bu anlaşmalara şu ya da bu şekilde katılması. Şu anda İsrail, Suriye'de kendisine karşı yeni bir cephenin oluşmasını sağlayabilecek hiçbir ülkeyi istememekte.   Bu gerilim karşısında küresel güçler Türkiye'nin mi, Arap ülkeleri ile İsrail'in mi yanında yer alır?   Küresel güçlerden bahsedebilmek çok zor. Şu ya da bu şekilde Ortadoğu siyasetlerine katılmak istemiyorlar. Ortadoğu'yu çok yakından biliyorlar. Onlarla ilgili önemli araştırmaları, gözlemcileri var. Fakat hakim olamadığı, denklemlerini tam olarak bilemediği bölgenin bir aktörü olmak istemiyorlar. Çin'i ilgilendiren ise bu bölgenin istikrarlı bir bölge olması. Ayrıca yatırımlar. Çin çok büyük yatırımlarda bulunuyor. Suudi Arabistan ile ilişkileri çok iyi, ama onun ötesinde kalkıp aktör olmak istemiyor. Rusya'nın da küresel güç olabilmesinden şu anda bahsetmek çok zor. Yarın Ukrayna Savaşı biterse ve Rusya bölgedeki gücünü Libya'da, Suriye'de bırakabilirse güç olmasından bahsedebiliriz. İngiltere, Fransa tek başlarına faaliyet gösterebilecek ülkeler değil. Avrupa İngiltere ile birlikte böyle bir strateji geliştirebilir mi? Bunun imkanları var. Fakat şu anda söz konusu olan bu değil. Kala kala küresel güç olarak ABD kalıyor. ABD'nin Ortadoğu stratejilerinin ne olacağını bilemiyoruz. Fakat şu çok açık, ABD her an Suriye'yi, Kürtleri terk edebilir, kendi kaderleriyle baş başa bırakabilir. Fakat ABD'nin kalkıp BAE, Suudi Arabistan'ı terk etmesi için en ufak neden yok. Çünkü bunlar aynı zamanda ABD'nin himayesini isteyen güçler. Belli bir iktidar unsuru olarak ortaya çıkan güçler. ABD açısından önemli olan İsrail'in güçlendirilmesi ve korunması. ABD hegemonyasından bahsedebiliriz.   Bu da Türkiye'nin Ortadoğu'da hegemon güç olmasını zorlaştırıyor mu?   En azından şimdilik öyle. Yarın değişik nedenlerle ABD Suriye'den çıkmayı kararlaştırışa böyle bir senaryo ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu senaryoda Türkiye'nin hakimiyetini şu veya bu şekilde kabul etmeye zorlanan bir Suriye rejimi ya da İsrail, Suriye ve Türkiye'nin karşı karşıya geldiği bir Suriye mıntıkası gelişebilir.     Ortadoğu'da yeni düzenin kurulduğuna dair yorumlar var. Devlet dışı faktörlerin tasfiye edilerek farklı biçimde bu denklemin içinde yer alacağı dair yorumlarda var. Sizce Ortadoğu'da nasıl bir dizayn inşası var?   Ortadoğu'daki yeni dizayndan 30 yıldan fazladır bahsediliyor. Kuveyt işgal edildiğin Georghe Bush artık yeni bir dünya düzeni olacak demekteydi. Obama 11 Eylül'den sonra yeni bir dünya düzeninden, Ortadoğu düzeninden bahsetti. Şimdiye geldiğimizde yeni bir Ortadoğu düzeninden bahsedilmekte.  Gelecek ile ilgili çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü son derece zayıflayan devletler ile karşı karşıyayız. Egemenlik sahalarını diğer milislerle paylaşan ve kendileri de milislenen devlet sistemi ile karşı karşıyayız. Bunu Irak'ta, Suriye'de gördük. Libya'da görmekteyiz. Cezayir ve Tunus gibi ülkeler, devletlerin zayıflaması, toplumların çözülmesiyle karşı karşıyayız. Birçok yerde devletler değil, toplumların kendileri de çözülmekte. İstesek de istemesek de bu devlet dışı aktörlere her şeye rağmen imkan sağlamakta. Devlet dışı aktörlerin kalkıp devletleşmeleri çok zor. Mesele İŞİD'den bahsediyoruz, ama bu çökmedi, ya da çöktü, ama belli bir dinamizme halen sahip. Yarın bir kriz döneminde çok kolaylıkla yeniden ortaya çıkabilecek bir kuruluş. Bu aynı zamanda devlet dışı aktörlere imkanlar sağlamaktadır. İŞİD bunlardan birisidir. Yeniden bir İŞİD olgusu ile karşı karşıya kalabiliriz. Diğer yandan hegemonik güç olan aktörler var. Bunların başında İsrail, BAE, Suudi Arabistan var.   Suriye'de Dürziler kendi egemenliklerini ilan etti. QSD geniş bir coğrafyayı kontrolü altında tutuyor. Şam'ın yeni sahiplerinin ülke genelinde hakimiyeti ile ilgili sorunları var. Öte yandan çok sayıda küresel ve bölgesel aktörün Suriye'de çakışan çıkarları var. Böyle bir manzarada Suriye'nin merkeziyetçi bir yönetim olmasının imkanı var mıdır?      Suriye'nin bir parçası olarak kalabilmesi için Suriye'nin eski modellere dönmemesi ve gerçekten çoğulculuğa, realitelerine dayanan bir adem-i merkeziyetçiliğin kabul etmesi zorunlu.   Her halükarda eskiye dönmemek gerekiyor. Baas ideolojisi, gerçekten faşizmden etkilenen nasyonal sosyalist bir Arap milliyetçiliğiydi. Arap milliyetçiliğinin hem Irak hem Suriye topluluğuna nasıl pahalıya mal olduğunu gördük. Rejimin çökmesi böyle bir formülün çöktüğünü gösterdi. Çöken rejim bir çete rejimi, milis rejimiydi. Bir yeraltı hapishaneleri imparatorluğuydu. Böyle bir formüle dönülmeyeceği çok açık. Sadece Kürt meselesi için söylemiyorum, bu olmasa da bu eskiye dönmenin büyük felaket olduğunun altını çiziyorum. Suriye'den bahsettiğimizde büyük ölçüde imha edilmiş olan bir toplumdan bahsediyoruz. 22 milyonluk Suriye nüfusundan 500 bin kişi öldürüldü. 7 milyon kişi yurtdışında mülteci ve 6-7 milyon iç göçten bahsediyoruz. Toplumun yarısından çoğu yerinden yurdundan edildi ya da yok edildi. Böyle bir toplumun yeniden istikrara kavuşabilmesi için her hâlükârda bölgesel hassasiyetlerin kabul edilmesi, dikkate alınması gerekmektedir. Suriye 1920'de kurulan bir ülke. Şam hiçbir zaman Kahire'nin ya da Tunus'un rolünü göremedi. Halep hiçbir zaman Şam'a bakmadı, kendi geleceğini Şam'da görmedi. Dera'ya bakıyorsunuz. Dera daha çok Ürdün'le iç içe. Dürzilerden bahsettiğimizde Dürziler çok açık bir şekilde adem-i merkeziyetçilik olmazsa İsrail himayesine başvuracaklarını dile getirmekteler.  Derazor'a bakıyorsunuz Derazor Irak ile birlikte devamlılık içinde olan bir mıntıka. Kürdistan, Rojava gerçeği var. Bundan bahsederken ille de Reqqa'dan bahsetmiyorum. Çünkü Kürtler Reqqa'ya girmek zorunda kaldı. İlk stratejisi değildi, İŞİD'in yenilmesi için girmesi gerekiyordu. Fakat klasik Rojava'ya baktığımız zaman Rojava'nın Arap milleti ile en ufak bir ilişkisi yok. Rojava Suriye'nin bir kültürü, parçası olabilir. 1950-60'larda Suriye'de sol bir radikalizm yükselirken Kürtler hem Kürt davasının hem de Suriye sorununun savunucuları olarak sahneye çıkabildiler. Kürtler hem Kürt hem Suriyeli olabiliyorlar. Ama Kürtlüklerinin kabul edilmesi pahasına Suriyeli olabiliyorlar. Böyle bir formülde tek etnik grup aslında Kürtler. Dürzilerden ve Alevilerden bahsederken daha çok mezhebi gruplardan bahsediyoruz. Kürtler milli bir grup. Sanıyorum ki bütün bu grupların Suriye'nin bir parçası olarak kalabilmesi için Suriye'nin eski modellere dönmemesi ve gerçekten çoğulculuğa, realitelerine dayanan bir adem-i merkeziyetçiliğin kabul etmesi zorunlu. Bu adem-i merkeziyetçilik nasıl şekil alır, bunu bilmiyoruz. Mahalli özerklikler şeklinde olabilir. Belediye özerklikleri, yarın belki federasyon özerklikleri şeklinde olabilir. Fakat kalkıp Şam'ın her şeyi kontrol edebilmesi mümkün değil. Şunu da ekleyeyim; Suriye'den bahsederken çok parçalı mekandan bahsetmekteyiz. Halep ya da Şam aslında Humus ile Hama ile hiçbir ortak noktaya sahip değiller. Sosyolojik olgular ortak değil, aşiret yapıları aynı değil. Suriye burjuvazisinden bahsedilir. 2011'den önce bu burjuvazinin mevcut olduğu yerler Halep ya da Şam, Humus ya da Hama değil, bütün bu sosyolojik yapıların ele alınması gerekiyor. Halep ya da Şam'ın nefes alınabilmesi için de çoğunluğun, adem-i merkeziyetçiliğin olması gerek.   Peki, Türkiye bunu kabul eder mi?   Onu bilemiyorum, ama şu çok açık: HTŞ bunu defalarca dile getirdi. Kürtlerle yeni bir savaş istenmiyor. Suriye'de yeni bir savaş istenmiyor. Çünkü Kürtlerle yeni bir savaş ülkenin yeniden iç savaşa girmesi anlamına gelmekte. HTŞ'nin liderleri de bunu kabul etmeyeceğini açıkladılar. Böyle bir formül kan banyosu anlamına gelir. Oluk oluk kan akar. Bunu, Türkiye yanlısı çetelere dışında hiç kimse istememekte. Türkiye yarın nasıl davranır? Türkiye Rojava'nın tümünü imha edecek bir kampanyaya girilebilir mi, bunu bir senaryo olarak da dışlamamak gerekiyor. Sanıyorum Rojava'daki askeri birlikler bunun bilincinde. Fakat birçok şey ABD'ye bağlı. Onun orada kalıp kalmamasına bağlı. ABD ordusu çekilse bile Kürtlere belli bir güvence sağlayabilirler mi, bunu bilemiyoruz. İsrail faktörü burada önemli bir şekilde ortaya çıkmakta. İsrail Türkiye'nin böyle bir hamle yapmasına izin verir mi, bunu engelleyecek bir gücü olur mu, bilemiyoruz. Fakat İsrail'in böyle bir senaryoya razı olacağını sanmıyorum.    Önümüzdeki dönemde dikkatlerin İran üzerine daha çok çekileceği öngörülüyor. İran'ın akıbetine dair ne dersiniz? Kürtlerin durumu ne olur?   Trump yönetimi aslında onu dile getirdi. İran ile savaşmak istemiyor. Fakat İran'ın, İran rejiminin diz çökmesini istiyor, fakat diğer yandan İran'ın iç dinamiklerini ele almak gerekiyor. İran rejimi son 20 yıldır kendi meşruiyetini Suriye'den, Filistin meselesinden yola çıkarak dayatabildi. İran'daki Devrim Muhafızları generallerinden biri, "Suriye bizim 35'inci eyaletimiz ya da vilayetimiz. Eğer Suriye işgal edilirse bizim öncelikle Suriye'yi kurtarmamız gerekiyor. Çünkü Suriye'yi kurtarırsak Tahran'ı kurtarırız. Ama Suriye'yi kurtaramazsak Tahran'ı kurtaramayız" demişti. Şu anda Suriye çöktü. Lübnan'daki Hizbullah çökmedi, ama zayıfladı. Ve İran'ın İsrail'e karşı bir tehdit oluşturamadığı son derece açık bir şekilde ortaya çıkmakta. İran rejimi gelecekte kendi meşruiyetini nasıl oluşturacak? Nereden yola çıkarak üretecek? İran içerisinde yoğun bir muhalefetin olduğunu biliyoruz. Bu muhalefet 2022'de "Jin, jiyan, azadî" felsefesiyle ortaya çıktı. Bu muhalefet, sadece Kürtlerden gelen bir muhalefet değil, sadece diğer topluluklardan gelen muhalefet değil aynı zamanda İran Fars toplumu içinde çok ciddi muhalefetin, iktidarı reddetme olgusunun olduğunu bilmekteyiz. İran'ın Kürt ve Beluci marjları aynı zamanda yoğunluklu olarak Sünni, Şii olmayan marjlar. Kürdistan'da çok ciddi direniş var. Bu direniş silahlı direniş değil, kültürel, sivil bir direniş, Kürtlük bilincinin oluşması. Bunları hesaba katmak gerekiyor. O yüzden yarın ABD ve İran arasında müzakereler olsa bile İran rejimi, ABD önünde diz çökmek zorunda kalsa bile bu iç dinamiklerle nereye varabilecek? Bunları öngörebilmemiz mümkün değil. Kürdistan'da çok ciddi Kürtlük bilinci var. Bu Kürtlük bilinci tabiî yarın rejim çözülürse şu ya da bu şekilde kendisini ifade edebilecek. Ortadoğu'da her şey bir anda değişebiliyor. Kürt sorunu konusunda da böyle bir gelişme ile karşı karşıyayız."    PKK Lideri Abdullah Öcalan, bir çağrıda bulundu. Çağrının içeriği anlam olarak çok uzun. Belki detaylarını daha uzun bir zaman diliminde tekrardan tartışırız. Ancak şimdilik sadece çağrının bütününü sormak istiyorum; çağrıyı nasıl buldunuz?   Şu ya da bu şekilde çağrıya hazırdık. Bu yüzden sürpriz bir çağrı olmadı. Fakat Türk rejiminin beklentilerine cevap vermeyen bir çağrı oldu. O yüzden Öcalan'ın söylediklerini ve söylemediklerini ele almak gerekiyor. Bahçeli ve Erdoğan Öcalan'dan şunu istiyorlardı: Bu mesele PKK'yle başladı. Şu an da "PKK'yi bitirdim, bu iş bitti." Öcalan bunu söylemedi. Tam aksine 100 yıllık Kürt sorunu olduğunu dile getirdi. Bu meselenin PKK ile başlamayan yarın PKK lağvedilirse ondan sonra da ihya edebilecek bir olgu olduğunu dile getirdi. Kürt meselesinin çözülmesinin zorunlu olduğunu dile getirdi. En azından Bahçeli'nin ilk dile getirdiği ve Erdoğan'ın beklentisi "Suriye Kürtlerine artık teslim oluyoruz" dedirmekti. Öyle bir mesaj gelmedi. O yüzden hem çağrıyı içerdiği noktalarda hem de söylenmeyenlerle birlikte ele almak gerekiyor. Türkiye açsından da çok büyük bir hezimet oldu bu durum.   PKK'nin feshi, silahların bırakılması ve örgütün farklı bir mücadele yöntemleri ile sürdürmesi gibi adımlar mümkün mü? Türkiye buna Abdullah Öcalan'ın istediği düzeyde cevap verebilir mi?      Pratiğe baktığımızda Türkiye'de demokratikleşmeye yönelik en ufak bir sinyal yok. Ancak dediğim gibi Kürt Hareketi çok açık bir şekilde Kürt sorunu ve demokrasi arasında bir ilişki kurmuş durumda.   Türkiye'de şu anda böyle bir hazırlık yok. Bu, çok açıktır. Öcalan'ın çağrısı aynı zamanda şu anlama gelmektedir: 40-50 yıl önceki silahlı mücadele stratejisi, ki bu stratejiyi reddetmedi kınamadı, bu stratejinin dönemi bitti. Yeni bir sayfaya giriyoruz, silahlı mücadele dönemi artık bitti. Türkiye koşullarında da bitti. Yeni dinamikler oluştu ve bu gerçekten sosyolojik olarak da görülebilen bir olgudur. 40 yıl öncesinde Türkiye Kürdistan'ında orta sınıflar yoktu, Kürt kimliğine sahip çıkan çok az kişi vardı. Diyarbakır'da belediye başkanı seçilebilmişti vs. Fakat yani şu anda, Kürt toplumu son derece ayakta olan ve kendi direniş kapasitesini geliştiren bir toplumdur. DEM Parti'nin bütün baskılara rağmen yüzde 10 oy alabilmesi son derece önemlidir. Kürtlerin kalkıp kayyımdan önce bir günlüğüne bile olsa belediyelere sahip çıkabilmesi, kendi başına çok önemli bir olaydır. Yine sembolik açıdan da çok önemli bir olgudur. Sanıyorum PKK ve Öcalan bunu rahatlıkla görebiliyor. Fakat şu an söz konusu olan devlet veya rejim sayesinde gerçekleşebilen bir sahne, ama bu sahnede sadece Kürtler var. Bu sahnenin aktörleri Kürtler, Öcalan, DEM Parti, Kürt toplumu bu meseleyi tartışıyor. Türk toplumunda belli bir tartışma yok. Ki Kürt meselesi ve demokrasi meselesi arasında bir ilişki kuran Kürt Hareketidir, Türkiye'de böyle bir söylem yok. Bahçeli de böyle bir söylem yok, en azından yine şimdilik. Erdoğan'da da böyle bir söylem yok ki zaten pratiğe baktığımızda Türkiye'de demokratikleşmeye yönelik en ufak bir sinyal yok. Ancak dediğim gibi Kürt Hareketi çok açık bir şekilde Kürt sorunu ve demokrasi arasında bir ilişki kurmuş durumda.   Kürtlerin bu çağrıyı, adımı sahiplendiğini söyleyebilir miyiz?   Yani sahnenin şu andaki tek aktörleri Kürtlerdir. Hem Türkiye içerisindeki Kürtler hem Rojava Kürtleri çünkü Rojava Kürtleri bu gelişmeyi çok önemli bir gelişme olarak gördüler, Başur Kürtleri yine çok önemli bir mesele olarak gördüler. Yani Kürt sahasının tümü hem Türkiye'de hem de Türkiye dışında bu meseleyi sahiplenmektedir, bu meseleyi tartışmaktadır. Bu mesele ve Ortadoğu'daki Kürt meselesi arasında, bu mesele ile demokrasi arasında bir ilişki kurulmakta ve bu ilişki sadece Türkiye nezdinde kurulan bir ilişki de değil, aynı zamanda Suriye'nin, Irak'ın, ve İran'ın demokratikleşmesi açısından çok önemli bir meseledir. Fakat Türkiye cephesinde buna yönelik şu an en azından bir gelişme görmemekteyiz.   Abdullah Öcalan da aslında bu silah bırakma ve feshin gerçekleşebilmesi için siyasi ve hukuki zeminin hazır olması veya hazır edilmesine bağlı olduğunu söylüyor. Hukuki ve siyasi olarak ne tür adımlar atılırsa Abdullah Öcalan'ın çağrısı yerine gelmiş olur veya bu şart sağlanmış olur?      Adem-i merkeziyetçilik ise bir otonomi mekanizması değil, ille de bir federasyon meselesi değil, fakat şuanda Türkiye'de belli bir sosyolojiye sahip olan bölgelerin bir özerkliğe sahip olması gerekir.   Bunu değerlendirecek olan Kürt Hareketi, Öcalan, PKK ve Kürt toplumudur. Çünkü bu çok önemli bir olgudur. Muhatap olarak sadece Öcalan'ın alınması doğru değildir. Yine sadece PKK ve DEM Parti'nin de muhatap alınması doğru değildir. Tabiî ki muhataplara ihtiyaç var, fakat aynı zamanda Kürt toplumu da var. Bu Kürt toplumunun tümünün tartışmaya girmesi gerekmektedir. Belediyeler, belediye başkanları, yerine kayyım atananlar, diğerleri, binlerce tutuklu var. Bunların bu konuda söylemesi gereken şeyler var, ama sanıyorum en asgari şeyden bahsedersek; Kürt belediyelerinin, seçilmiş Kürt yöneticilerinin yönetime dahil edilmesi. Belediyelerin özerk birimler olarak değerlendirilmesi ki bu son derece önemlidir. İkincisi, tutukluların serbest bırakılması, üçüncüsü, Kürt meselesindeki tartışmanın açılması ki buna bütün alanları eklemek gerekiyor. Meselenin hem basın alanında hem üniversiteler ve akademilerde tartışmalara açılması ki şu anda Kürt meselesi üzerine bir tez hazırlamak bile mümkün değildir. Dördüncüsü ise Prens Sebahattin'den beri tartışılmaktadır. Prens Sebahattin 1907'de bunları dile getirmekteydi, yani adem-i merkeziyetçiliğin zorunluluğunu. Adem-i merkeziyetçilik ise bir otonomi mekanizması değil, ille de bir federasyon meselesi değil, fakat şuanda Türkiye'de belli bir sosyolojiye sahip olan bölgelerin bir özerkliğe sahip olması gerekir. Bu sadece Kürtler açısından da değil, diğer ötekiler açısından da geçerli olacak şekilde Ege, Akdeniz ve Karadeniz içinde geçerlidir.   Türkiye için de çok faydalı olur mu bu sistem?   Türkiye için de çok faydalı olur ve sanıyorum Prens Sebahattin bunun için dile getiriyordu. Sonu felaket oldu Prens Sebahattin'in, yandaşları idam edildi. Kendisi yeniden sürgüne gönderildi. Sonrasında kaçmak zorunda kaldı ve sürgünde öldü. Ancak yüzyıldır, 1907'den bahsediyoruz o yıldan beri tartışılan bir olgu ve bu olgunun halen kabul edilmemesi tabiî kendi başına bir sorundur. Fakat dediğim gibi Özal bunu çok açık bir şekilde görebiliyordu. Özal diyordu: Yani adem-i merkeziyetçilik sadece Kürt meselesi değil, aynı zamanda Türkiye'nin haritasının da yeniden düşünülmesi, yine Türkiye toplumunun düşünülmesi ve toplumun dinamik bir nitelik kazanabilmesi için bu ademi merkeziyetçilik gereklidir. Ama dediğim gibi yani adım adım gitsek bile sadece bu kıyım meselesinin çözülmesi Kürtlerin belediyelerine sahip olmaları ve belediyelerin özerk kurumlar olarak değerlendirilmesi gerekir. Ki bu anayasal bir haktır.   Erdoğan'ın açıklamaları sürece sahip çıkan bir safhadaydı ve yeni bir sürece geçildiğini söyledi. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?     Demokratikleşemeyen bir Türkiye'de sadece Kürt meselesini çözebilmek bence imkansızdır. Bu nedenle demokratikleşmenin ve Kürt meselesinin çözülmesinin paralel ilerlemesi gerekiyor ve şu andaki rejimin böyle bir adım atmaya niyetinin olduğunu pek görmüyorum.   Şimdilik bir değerlendirmede bulunmayacağım. Bunu sanıyorum ki herkes söyledi. Ben de bunu hatırlattım: Öcalan'ın mesajında da var. Söylemlerin ötesinde pratik adımlara ihtiyaç vardır. Yani bu pratik adımlardan birisi bile atılmadığında, mesela Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Figen Yüksekdağ'ın bırakılması, kayyım sistemine artık başvurulmayacağının çok açık bir şekilde dile getirilmesi, Kürt basını ve diğer basınlar üzerindeki baskıların azaltılması gibi adımlar atılmalı. Fakat görüyorum ki Kürt Hareketi, bunu çok açık bir şekilde gördü, Öcalan'ın mesajında var, DEM Parti'nin konuşmalarında var ve yine Kürt meselesi ve demokrasi arasında bir ilişki var. Demokratikleşemeyen bir Türkiye'de sadece Kürt meselesini çözebilmek bence imkansızdır. Bu nedenle demokratikleşmenin ve Kürt meselesinin çözülmesinin paralel ilerlemesi gerekiyor ve şu andaki rejimin böyle bir adım atmaya niyetinin olduğunu pek görmüyorum. Yani "Başkomutan olarak ben size söylüyorum: ayağınızı denk alın" diyen bir cumhurbaşkanı ile karşı karşıyayız.   Bir de CHP'nin attığı adımlar var. Özgür Özel'in konuşması bir yana CHP'nin önümüzdeki dönemde cumhurbaşkanı adayı olacak Ekrem İmamoğlu'nun işte "Sadece sorumluluk bir tarafta değil" diye bir açıklaması vardı. CHP'nin bu son açıklamalarını nasıl görüyorsunuz? En son sizinle konuştuğumuzda CHP'ye ilişkin sadece "CHP'den umudum yok" cümlesini kurmuştunuz ve bu cümle ile de bitirmiştiniz. Bu son açıklamalara nasıl bakıyorsunuz?   Olumlu gördüm, fakat CHP'ye umut bağlamak için yeterli olan açıklamalar değil, CHP'nin bunun çok ötesine gitmesi gerekiyor. Ekrem İmamoğlu'nun aynı konuşmasında sanıyorum Mustafa Kemal'e de referans alınıldı. "Büyük liderimiz Mustafa Kemal" denilemez. Türklerin artık bunu algılaması gerekiyor. Şêx Seîd ayaklanmasının bastırılmasında binlerce kişi öldürüldü. Zîlan Katliamı'nı hatırlayınız, yıkılan ve iftiharla yıkılan köyler vardı. Yine Dêrsim Katliamı'na bakın bunları kim yaptı? Bunları Kemalizmden sonra gelen iktidarlar yapmadı. CHP'nin Kemalizm hesaplaşması yani kendi tarihi ile hesaplaşması gerekmektedir. Bunu yapabilecek mi? CHP, şu ya da bu şekilde demokrasiyi laiklik olarak değerlendirmek ve indirgemeyi tercih eden bir parti. CHP, demokrasi sorununu, Kürt meselenin çözülmesi görmüyor ve en azından şimdilik yeterli bir şekilde görmüyor. Ki bunu görebilmesi için geçmişi ile hesaplaşması gerekiyor. Bunu en azından şuanda göremiyoruz.   Dünya genelinde de Abdullah Öcalan'ın çağrısına olumlu yanıtlar verildi. ABD'nin bir açıklaması oldu, ABD Rojava'ya dikkat çekti ve Rojava'daki gerilimin azaltılmasına yol açabilecek bir çağrı olduğuna işaret etti. Siz çağrıya dair tepkileri nasıl yorumladınız? Bu sürecin daha olumlu bir noktaya evrilmesi için dünya adım atar mı?     Kürt meselesinin meşru kabul edilmesi Öcalan'ın oynadığı rolün kabul edilmesi, bundan sonraki adımın PKK'nin "terör listesinden" çıkarılmasını umuyorum.   Dünya adım atar mı bunu bilemiyorum, fakat dünyanın içerisinde bulunduğu durum pekiyi değil. Bunu Ukrayna, Gazze meselesinde görüyoruz. Bu nedenle dünyanın içerisinde bulunduğu durum gerçekten iyi değil ve maalesef Avrupa gibi bir güç yoktur. Belki Avrupa gibi bir güç olabilir. Güçten bahsederken sadece askeri güçten bahsetmiyorum. Moral ve manevi güçten bahsediyorum. Şu an da Avrupa bu durumda bir güç değildir. ABD'nin fırıldak bir siyaseti var. Nereye varacak yarın bilemiyoruz. Fakat bugünkü dönemin bu karmaşık koşullarında dünya basınının tümünde önemli hükümetlerin tümü nezdinde bu açıklama önemli yankı yarattı. Hemen hemen bütün iktidarlar mesela Almanya ve Fransa'ya bakınız, çok önemli bir olgudur. Kürt meselesinin meşru kabul edilmesi Öcalan'ın oynadığı rolün kabul edilmesi, bundan sonraki adımın PKK'nin "terör listesinden" çıkarılmasını umuyorum.   Çıkarırlar mı?   Bilemiyorum; Belçika yaptı. Fakat "Ben artık silahlı mücadelede değilim" diyen bir örgütün terör örgütü olarak görülmesi manasız ve anlamsız olacaktır. Bu Türkiye'ye meşruiyet kazandıran bir olguydu, eğer yarın böyle bir adım atılırsa tabiî bu aynı zamanda Türkiye'nin bu meşruiyeti kaybetmesi anlamına gelebilir.   Bir emperyalizm vurgusu yapılıyor. Küresel ve bölgesel güçler bu yeni duruma ne der? Abdullah Öcalan'ın yaptığı Kürt-Türk İttifakı girişimine ne der?   Tüm Batı ülkelerinde Türkiye'deki Kürt meselesinin siyasi bir çözüme ulaşması için bir beklenti var. Bu beklenti Türk-Kürt ittifakı, kardeşliğine meselesi değil. Bu meselenin çözülmesidir. O yüzden hiçbir yerde buna karşı bir tepki geleceğini düşünmüyor. En azından Avrupa'dan böyle bir tepki geleceğini düşünmüyorum. Bunun değişik nedenleri var. Birincisi vicdan meselesi. Çünkü Avrupa'daki herkes Kürdistan meselesinin temelinin temelinde 1923'teki Lozan Antlaşması'nın olduğunu bilmekte. Kürtlerin nasıl terk edildiğini bilmekte. İkincisi; Türkiye'nin istikrarsız bir düzende olmasını isteyen hiç kimse yok. Üçüncüsü; Avrupa'daki Türkiyeli göçmenler. Bunlar arasındaki radikalizmin anlaması. Yani o yüzden bence Kürt meselesinin milli, siyasi bir mesele olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Türklerin ve Kürtlerin kardeş olması için bir neden yok. Düşman olmaları içinde bir neden yok. Kardeş olmamaları için de bir neden yok. Eşitlik sorunun korunması sorunu var. Türklerin ve Kürtlerin eşit olması sorunu var. Bunun olması gerekiyor. Ondan sonra kardeş olurlar mı olmazlar mı, onu kendileri kararlaştırır. Fakat bunun için her şeyden önce bir tanınmanın olması gerekiyor. Eğer Kürtler tanınmıyorsa, bu kardeşliğin söz konusu olabilmesi mümkün değil. Ancak ve ancak varlıkları kabul edilen, eşit haklara sahip oldukları kabul edilen Kürtler, Türklerin kardeşi olabilir.   Sanıyorum şu an artık emperyal güçler Ortadoğu'yla ilgilenmiyor. Vakti zamanında ilgilenebiliyorlardı. 1960'larda, 70'lerde, Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu çok önemliydi fakat son 20 yılda İsrail meselesi dışında ve kısmen Kürt meselesi dışında emperyal güçler Ortadoğu'yla pek ilgilenmiyor. Ortadoğu stratejik önemini kaybedeli son derece uzun bir dönem oldu. ABD açısından önemli olan şu anda İsrail'in korunması ve monarşilerin belki korunması, İslamcılığın yeniden yükselmemesi ve mümkünse Kürtlere ihanet edilmemesi. Mümkünse diyorum, çünkü onlar açısından aslında Kürtler de pek önemli değil. Olmayabilir daha doğrusu. Avrupa'da durum biraz daha değişik. Avrupa'da İsrail'i terk edecek hiçbir ülke yok. İsrail'le dayanışma devam ediyor. Aynı zamanda Kürtlere bir sempati var. Fakat şeyden çıkmak gerekiyor; artık dünyanın kalbi Ortadoğu vs. böyle bir şey 20 yıldır yok. Bunun bilincinde olmak gerekiyor.   PKK'nin ateşkes kararı var. Geniş bir açıklama da yaptı. Çağrı sonrası böylesi bir adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?   Bu çok çok önemli bir olgu. Yani bu şunu göstermekte: PKK ve Öcalan arasında bir ilişkinin kurulduğu zaten söylenmişti. Zaten PKK'de kabul etmişti. İkincisi burada bir tutarlılığın olması söz konusu. Üçüncüsü sanıyorum bu açıklamada pratiğe vurgu yapılması.   Silahların tamamen bırakılması için Abdullah Öcalan'ın da katılması gerektiğine dair vurgular da var.   Bu çok çok önemli. Birçok şeyin artık söylem düzeyinde kalmaması gerekiyor. Abdullah Öcalan'ın kongreye katılmasından ne var? Resmi başkanı olan bir liderden bahsediyor.   Bu olan gelişmeler bu durumu da doğurabilir mi? Çünkü çok ciddi gelişmeler var? Bu da çok ciddi bir mesele. Türkiye buna "Evet" der mi?    Gelecekle ilgili sorulara cevap vermem imkansız. Türkiye buna "Evet" der mi? Şimdiki Türkiye demez. Yarın ki gelişmeler ne olacak? Tabiî ki onları ön görebilmem mümkün değil. Fakat hiç kimse kalkıp Bahçeli'nin Ekim ayında böyle bir teklifte bulunabileceğini de düşünemezdi. En azından ben düşünemezdim. Fakat böyle bir gelişme oldu. Bu gelişmenin kodlarını hala anlayabilmiş değilim. Çünkü nasıl böyle bir gelişme gerçekleşti, gelişmenin temelinde Gazze savaşı yatmaktaydı, henüz Lübnan savaşı yoktu, henüz Hizbullah yenilmemişti. "İsrail bu işe el atmasın, bunun içinde bizim bu meseleyi çözmemiz gerekir" gibisinden bir kaygı söz konusuydu. Ama hiç kimsenin beklemediği böyle bir adım atıldı. Ya da dün Bakırhan'ın bir görüşmesinden anlayabildiğim kadarıyla, Bahçeli'nin kendisini araması ve "Birlikte demokratikleşmeyi gerçekleştireceğiz" diyebilmesi… Aslında Erdoğan'dan çok daha radikal sağ konumlara sahip olan birisi şu anda beklenmedik bir şekilde Erdoğan'dan biraz daha ilerde bazı konularda. Bunların kodlarını anlayamıyorum. Büyük bir ihtimalle ilerde elimize bazı belgeler geçer, bazı anılar yazılır, bazı yorumlar yapılır, partilerin içerinden gelen yorumlar vs. yapılır. Bunlar şu anda elimizde yok. Fakat böyle bir şeyi hiç kimse bekleyemezdi. Yani şu anda koşullarda Türkiye'nin Öcalan'ın PKK'nin kongresine katılmasını izin vereceğine ben de düşünmüyorum.   Olması gerekiyor, ama değil mi? PKK farklı kavramlar ile şart koşuyor.     Rojava'da bir Kürt olgusu var. Bu olgunun sadece siyasi bir olgu olarak kalabilmesi mümkün değil. Sadece özerk bir bölge olarak kalabilmesi mümkün değil. Bu bölgenin korunması gerekir.   PKK'nin çözmesi gereken bir olguyla karşı karşıyayız. Benim açımdan en önemli olan bu PKK'nin silah bırakma meselesi ve Rojava meselesini bir birinden ayrıştırmaları. Rojava'nın Suriye Kürdistan'ının bir sorunu olarak değerlendirilmesi, Suriye'nin bir sorunu olarak değerlendirilmesi ve bunun PKK'yle bir devamlılık serisinde algılanmaması. Yani benim kişisel görüşüm; yıllardır bu. Ne İran'da ne Türkiye'de silahlı mücadeleyi gerekli ya da mümkün kılabilecek koşullar yok. Silahlı mücadele dönemi bitti. Ama Rojava'da bir Kürt olgusu var. Bu olgunun sadece siyasi bir olgu olarak kalabilmesi mümkün değil. Sadece özerk bir bölge olarak kalabilmesi mümkün değil. Bu bölgenin korunması gerekir. Bu bölge nasıl korunur? Bir Kürt ordusunun olmasıyla kurulabilir, Kürt askeri varlığının Suriye ordusuna entegre edilmesiyle kurulabilir, Kürt askeri liderlerinin Suriye ordusuna katılmasıyla mümkün olabilir. Burada askeri varlık zorunlu ve o yüzden diyorum benim için en önemli olan belki Türkiye'deki gelişmelerin de ötesinde Rojava'ya sahiplenme, Rojava'nın korunması ve Rojava'nın yaşatılabilmesi. Sanıyorum şu anda Kürt hareketi de bunun bilincinde. Yani hem Türkiye'deki Kürt hareketi hem Suriye'deki Kürt hareketi anlayabildiğim kadarıyla Başur'daki Kürt hareketi bunun farkında. Yani Başur ve Rojava arasındaki ilişkiler şu anda yeniden geçişken ilişkilere dönüşmekte. Ki bu çok önemli bir gelişme ve sanıyorum da burada hem ABD'nin rolü olabilir hem Avrupa'nın rolü çok olabilir. Buna ağırlık vermek gerekiyor. Onun dışında PKK içerisinde hele hele Öcalan'ın da katılabileceği bir kongrede, Öcalan'ın çağrısını reddedebilecek bir akımın olabileceğini pek düşünmüyorum.   Beli ki bu sürecin içinde Federe Kürdistan Bölgesi de bulunuyor. En azından haberdar ediliyor. Bizim gördüğümüz kadarıyla. Bu sürecin başarısı oradaki yönetim için faydalı olur mu?   Bu son derece önemli. Çünkü bizim gibi 1980'leri yaşayanlar çok bir travmayla karşı karşıya kaldılar. Kürt hareketi paramparça bir hareket halindeydi ve kendi içerisinde çatışan bir hareketti. 90'lar yine aynı şekilde. Ve son 10 yılda Kürt hareketi içerisinde ciddi gerginlikler yaşandı, kopuşlar yaşandı. Şu anda devamlılıkların korunması çok önemli. Yani Rojava ve Başur arasındaki ilişkilerin en azından bir sınırın açılması, bir akışkan olgunun oluşması, aktörlerin müzakere edebilmeleri, konuşabilmeleri çok çok önemli. Tarihsel nedenlerden dolayı Kürdistan 4 parça. Kürtler bunu istemiyor. Bu 4 parça aynı zamanda 4 gelenek anlamına gelmekte, 4 dünya görüşünü de beraberinde getirebilmekte, 4 siyasi kültür anlamına gelebilmekte. Bütün bunları kabul etmek gerekiyor. Kürtlüğün istemediği bölünmüşlüğü zenginliğe dönüştürülmeli. Ve bu Kürdistan'ın kendisini kabul etmek anlamına gelmekte. Rojava'nın, Başur'u kabul etmesi, Başur'un Rojava'yı kabul etmesi. Başur'un Türkiye'deki Kürt realitesini görebilmesi. Bu realite hem Başur'la bir devamlılık içerisinde hem de kendine özgü bir niteliği olan ya da karakteristiği olan bir yapı. Bu çoğulluğun kabul edilmesi bence çok önemli. Yani Mazlum Abdi ve Barzani'nin görüşmesi mesela benim açımdan son 10 yıllık Kürt tarihindeki en önemli gelişmelerden birisi.   MA / Mehmet Aslan