HABER MERKEZİ - İran’da idamların ve baskının durması için toplumun bütün kesimlerinin birleşmesi gerektiğini söyleyen gazeteci Diako Muradyaliabady, “Birleşerek kalıcı bir örgüt kurulmalı. Dağınık hoşnutsuzluğu örgütlü bir güce dönüşmek gerekir ve üçün yolun mekanizmaları oluşturulmalı” dedi.
İran, İsrail-ABD arasında ateşkesin başladığı 7 Nisan’dan bugüne kadar kamuoyuna yansıyan verilere göre 56’yı aşkın kişi idam edildi. Ateşkes boyunca yargılan birçok eylemci, siyasi aktiviste de idam cezaları verildi.
İran’da yaşanan süreci gazeteci ve insan hakları aktivisti Diako Muradyaliabady, Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi. “Jin, jiyan, azadî” eylemlerinden bu yana rejimin idamları halkı baskılamak için kullandığını söyleyen Muradyaliabady, “Mesele sadece ceza kanunlarının normal uygulanmasıyla açıklanamaz” dedi.
Tutsakların gözaltına alındığı ilk andan itibaren birçok hukuksuzlukla karşı karşıya kaldığını belirten Muradyaliabady, “Yaşam hakkıyla ilgili uluslararası belgelerden doğan yükümlülükler de dahil olmak üzere insan hakları standartlarına göre, ölüm cezası ancak çok sınırlı koşullar altında ve adil yargılama ilkelerine sıkı sıkıya uyularak uygulanabilir. Ancak, avukatlara erişimin sınırlı olması, yargılamalardaki belirsizlik ve şüpheli itiraflara dayanılmasıyla ilgili çok sayıda rapor, bu cezaları hukuki açıdan ciddi şekilde sorgulanır hale getiriyor ve sadece ceza adaletinin bir uygulaması olarak savunulamaz. Bu standartlar ihlal edildiğinde, tüm sürecin meşruiyeti sorgulanır. Protestoların dindiği ancak hoşnutsuzluğun devam ettiği kriz sonrası dönemlerde infazlardaki artış, infazın bir kontrol stratejisinin parçası olduğunu, korku ve caydırıcılık yoluyla kamusal alanın bir tür yeniden yapılandırılması olduğunu düşündürmektedir. Başka bir deyişle, bu ceza sadece geçmişe bir tepki değil, aynı zamanda toplumun gelecekteki davranışlarını şekillendirme girişimidir” ifadelerini kullandı.
‘İNFAZLARLA PROTESTONUN ‘BEDELİ’ OLDUĞU SÖYLENİYOR’
Eylemlerin devam etmediği halde infazların yoğunlaştığına dikkati çeken Muradyaliabady, “Bu şekilde, baskı sadece devam etmekle kalmaz, aynı zamanda görünüşte meşru bir biçimde yeniden yapılandırılır. Rejim için, protestolar sırasında oluşan sosyal ilişkilerin kontrol altına alınma sorunu var. Her protesto dalgasından sonra rejimin en büyük endişelerinden biri de bu ağların yeniden inşası ve sürdürülmesi olasılığıdır. Cezaların yoğunlaştırılması, rejimin kriz karşısında tereddüt etmediği veya geri adım atmadığına dair siyasi ve güvenlik kurumlarına bir mesaj olarak görülebilir. Protestonun ‘bedelinin’ araya zaman girse bile ve en ağır biçimde uygulanacağını topluma hatırlatıyor; diğer yandan, potansiyel aktivistleri protesto ağlarını yeniden kurma girişimlerinin çok yüksek risklerle dolu olduğu konusunda uyarıyor” diye belirtti.
‘YENİ BİR GERÇEKLİK ALGISI’
İşkenceyle alınan itiraflarla yeni bir gerçeklik algısı oluşturulduğunu söyleyen Muradyaliabady, “Güvenlik anlatısının davaya hakim olduğu olaylarda, ‘itiraflar’ nesnel gerçeklik yerine resmi anlatıyı pekiştirme aracı haline geliyor. ‘İtirafların’ çoğunda, bağımsız ve doğrulanabilir kanıt eksikliğiyle karşı karşıyayız. Teknik kanıtlara sınırlı erişim, tarafsız tanıkların yokluğu ve şeffaf uzman süreçlerinin eksikliği var. ‘İtiraflar’, kamuoyunu şekillendirmek ve protesto ağlarının tespit edilip dağıtıldığı izlenimini aşılamak için bir araç olarak hizmet edebilir. Bu anlamda, itiraflar sadece yasal bir unsur değil, aynı zamanda potansiyel aktivistlerin davranışlarını etkileyen bir sosyal caydırıcılık ve yıldırma mekanizmasının da bir parçasıdır. Genel olarak, bu uygulamanın devam etmesi, bir dizi faktörün birleşimi olarak görülebilir; resmi anlatıyı sağlamlaştırma çabası, bağımsız kanıtların eksikliği veya zayıflığı, toplumsal düzeyde caydırıcı işlev ve güvenlik ve adli yapılar arasındaki kurumsal uyum. Sonuç olarak, yargılama standardında ‘kanıtlanabilir gerçek’ten ‘uydurma itiraf’a doğru kademeli bir kayma yaşanıyor” ifadelerini kullandı.
‘KÜRTLERİN İNFAZI GÜVENLİKLE GEREKÇELENDİRİLİYOR’
İdam edilenler arasında Kürtlerin ve siyasi tutsakların daha fazla olduğunu hatırlatan Muradyaliabady, “Kürdistan ile ilgili davalarda, ‘moharebeh’ ve ‘ifsad fi'al-arz’ gibi suç unvanları genellikle geniş bir yorumla kullanılıyor. Siyasi, sivil hatta iletişim ağlarının ulusal güvenliğe yönelik tehditler olarak yeniden tanımlanmasına olanak tanıyan bir yorum. Siyasi muhalefet ve talep, kamusal ve temsili alanda değil, en ağır cezayı öngören bir suç biçiminde yeniden yapılandırılıyor. Bu durum, Kürtlerin ‘eşit siyasi özneler’ olarak tanınmaması sorunuyla bağlantılıdır. Bir nüfus, katılma hakkına sahip bir siyasi aktör olarak değil, esas olarak bir ‘güvenlik sorunu’ çerçevesinde görülüyor. Kürdistan siyasi bir talep, ‘yönetilebilir bir güvenlik sorunu’na indirgeniyor ve bu yer değiştirme, cezaların yoğunlaştırılması için gerekli yasal zemini sağlıyor. İran Kürdistanlı bireylere karşı uygulanan ağır cezalar sembolik bir işlev kazanıyor. Bu cezalar sadece bireye yönelik değil, tüm o bölgeye bir sinyal görevi görüyor. Mahkeme güvenlik mantığı doğrultusunda hareket ediyor ve avukata etkin erişimden delillerin bağımsız incelenmesine kadar adil yargılama standartları zayıflatılma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Ölüm cezası Kürt toplumunu ve hassas coğrafyaları kontrol etmek, siyasi eylemi sınırlamak ve resmi anlatıyı pekiştirmek için bir araç olarak kullanılan yapısal bir yaklaşımdır” ifadelerini kullandı.
ABD VE İRAN’IN KÜRT AJANDASI
Hem İran’ın hem de ABD’nin Kürtlere yönelik ajandası olduğunu söyleyen Muradyaliabady, “İç politikada, Kürtlerin ‘talepleri güvenlikleştirme’ yaklaşımı devam ediyor. Rejim, siyasi, kültürel ve sosyal talepleri, dile getirilebilecek haklar olarak değil, güvenlik tehdit olarak tanımlıyor. Kürtler ‘eşit siyasi özneler’ olarak kabul edilmiyor. Kürtler, dilsel, kültürel, dini, cinsiyet ve eşit siyasi katılım hakları da dahil olmak üzere belirli talepleri olan bir topluluk değil ‘güvenlik sorunu’ olarak kabul ediliyor. Kürdistan hareketinin, bölgesel veya bölge ötesi güçlerin vekalet gücü olarak indirgenemeyeceğini vurgulamak esastır. ABD'nin Kürtlere yönelik politikası ise jeopolitik denge ve pragmatizm çerçevesindedir. Bu çerçevede, Kürtler istikrarlı bir yasal mesele olarak değil, bölgesel güvenlik denklemlerinde bir değişken olarak görülüyor. İran rejimi açısından Kürtler, eşit haklar için çözülmemiş bir talep ile sınır coğrafyasındaki bir güvenlik unsurunun birleşimi olarak görülüyor; bu nedenle, baskın politika çevreleme ve caydırma yönündedir. ABD, açısından Kürtler, belirli alanlarda potansiyel bir ortaktır, ancak bu pozisyon her zaman koşullu kalır ve yeniden tanımlanmaya tabidir” dedi.
‘ÜÇÜNCÜ YOL BİR DİRENİŞ BİÇİMİDİR’
Rojhilat ve İran’daki Kürt partilerinin üçüncü yol politikasına ilişkin Muradyaliabady, şunları söyledi: “Kürt partilerinin bölgesel çatışmalar bağlamında ‘üçüncü yol’ ilanı, yalnızca taktiksel bir pozisyon değil, aynı zamanda birbirine bağlı çeşitli düzeylerde anlaşılması gereken bilinçli bir siyasi-hukuki tercihi yansıtmaktadır.
Hukuki düzeyde, bu yaklaşım, uluslararası hukukun temel kurallarının ruhuyla–özellikle sivillerin korunması ilkesi ve düşmanlıkların kapsamının sınırlandırılması gerekliliğiyle–tutarlıdır. Kendisini bir savaşta askeri bir güçten ziyade bir toplumun sivil ve siyasi taleplerini temsil eden bir aktivist olarak gören kişi, doğal olarak örgütlü şiddet döngüsüne girmekten kaçınmaya çalışır. Siyasi-stratejik düzeyde ise bu yaklaşımın önemi daha da belirginleşmektedir. ‘Üçüncü Yol’, aslında bölgesel veya bölgeler ötesi güçlerle ittifakların kısa vadede kazanımlar getirebilse de uzun vadede karar alma bağımsızlığının zayıflamasına ve hatta bir hareketin araçsallaştırılmasına yol açtığını gösteren tarihsel deneyimlere bir yanıt niteliğindedir. Bu politika aynı anda iki kırmızı çizgiyi korumaya çalışır; bir yandan, ilgili taraflardan herhangi birinin meşruiyetini kabul etmez; diğer yandan ise eşit siyasi, kültürel, dilsel ve cinsiyet hakları da dahil olmak üzere demokratik talepleri takip etmek için bağımsız hareket etme olasılığını korur. Bu politika sadece pasif bir tarafsızlık değil, bir tür siyasi eylemliliğin yeniden tanımlanmasıdır. Bu strateji, Kürdistan hareketi de dahil olmak üzere bir hareketin, herhangi bir gücün vekil gücüne indirgenmeden, demokratik ve hak temelli talepler ekseninde, savaşın iki kutuplu mantığının dışında durabileceğini göstermeyi amaçlar. Bu bağımsızlığın vurgulanması, bölgesel ve küresel aktörlerin yerel güçleri kendi dengelerine dahil etmeye çalıştığı bir durumda iki kat daha önemli hale gelir. Başka bir deyişle, ‘üçüncü yol’ sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda mevcut güç düzenlerine dahil olmaya karşı bir direniş biçimidir.
ÜÇÜNCÜ YOL’UN MEKANİZMALARI OLUŞTURULMALI
Ancak bu tercih bedelsiz değildir. Bu tür bir duruş sergileyen güçler genellikle her yönden eş zamanlı baskıyla karşı karşıya kalırlar: bir yandan hükümetler bu tarafsızlığı destek eksikliği veya hatta bir tehdit olarak algılayabilir; diğer yandan dış aktörler onları kendi koalisyonlarına çekmeye çalışırlar. Dahası, eğer ‘Üçüncü Yol’ sadece bir söylem olarak kalır ve sosyal ağ oluşturma, sivil kurumları güçlendirme, kriz yönetimi ve toplumla etkili iletişim kanalları kurma gibi pratik mekanizmalara dönüştürülmezse, pasiflik olarak yorumlanma riski taşır. ‘Üçüncü Yol’, siyasi bağımsızlığı koruma, yanlış ikilemlerin tuzağına düşmeme, toplumun militarizasyonunu önleme ve savaş durumunun ortasında demokratik ufku açık tutma girişimi olarak görülmelidir. Bu yaklaşım, kurumsal ve sosyal destekle birlikte, yalnızca çatışma halindeki toplumun aşınmasını önlemekle kalmaz, aynı zamanda eşit haklar ve demokratik katılım temelinde siyaseti yeniden inşa etme olasılığını da güçlendirir; işte tam da bu nedenle önemi kısa vadeli bir pozisyondan ziyade uzun vadeli stratejik bir seçim haline gelir.”
‘TOPLUMSAL ÖRGÜTLÜLÜK DEĞİŞİMİ GETİRİR’
Rejimin değişebilmesi için bütün toplumsal kesimlerin birleşik mücadele yürütmesi gerektiğini vurgulayan Muradyaliabady, “Birleşerek kalıcı bir örgüt kurulmalı. Hiçbir güç tek başına böyle bir yapıyı değiştiremez. Alternatif olarak, ortak asgarilere dayalı demokratik bir koalisyonun kurulması düşünülebilir: yaşam hakkı, siyasi tutukluların serbest bırakılması, cinsiyet eşitliği, milliyet haklarının tanınması, laiklik, geçiş dönemi adaleti ve gerçek güç dağıtım mekanizmaları. Böyle bir anlaşma olmadan, aşındırıcı ve yok edici rekabetler pratikte statükonun devamına katkıda bulunur. Bu arada, belirleyici bir unsur, savaşın reddedilmesi ve dış müdahaleye güvenilmemesinin aynı anda yapılmasıdır. Bölgesel deneyimler, savaşın baskıcı yapıları zayıflatmak yerine güçlendirmeye yardımcı olduğunu göstermiştir. Çözüm krizi militarize etmekte değil, toplumun içsel değişim kapasitelerini güçlendirmekte yatmaktadır. Demokrasi, merkeziyetçilikten uzaklaşma, bağımsız bir yargı, ölüm cezasının yasaklanması, tüm vatandaşlar için eşit hakların güvencesi ve şeffaf hesap verebilirlik mekanizmalarına dayalı net bir çerçeve tasarlamak, hoşnutsuzluğu etkili bir siyasi güce dönüştürmenin koşuludur. Dağınık hoşnutsuzluğu örgütlü bir güce dönüşmek gerekir” diye konuştu
Toplumsal sürdürülebilir bir örgütsel temel olmadan eylemlerin toplumsal erozyon oluşturacağını söyleyen Muradyaliabady, “Bir dönüşümü sürdürülebilir kılan, anlık yoğunluğu değil, derinliği ve sürekliliğidir. Söylemsel düzeyde, ‘tek bir anlatı’ ile ‘meşru bir çoğulculuğun’ birleşimi önemlidir. Milliyetlerin ve bölgelerin karar alma ve güç dağılımına gerçek anlamda katılımı olmadan hiçbir koalisyon sürdürülebilir olmayacaktır. Bu, doğrudan kamu güveni ve siyasi meşruiyet meselesiyle bağlantılıdır” dedi.
MA / Berivan Kutlu